170
  ISSN 1305-0850     

TARİH NEDİR?


TARİH NEDİR?


     İngiliz tarihçi Edward Hallet Carr’ın İletişim Yayınları arasından yayımlanan Tarih Nedir? adlı kitabını dilimize Misket Gizem Gürtürk çevirmiş.

     1892’de Londra’da doğan Edward Hallet Carr ilk olarak İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladı. Birçok önemli görevlerde çalıştı. Versailles’daki barış konferansına katıldı. Çeşitli üniversitelerde politika dersleri veren yazar, Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Trinity College’da akademisyen olarak çalıştı.

     3 Kasım 1982’de Cambridge’de öldü. Yazarın sayısız eserleri içerisinde en kapsamlı çalışması Rusya’daki Ekim Devrimi ile Sovyetler Birliği üzerine yazdığı kitaplarıdır. Bolşevik Devrimi adıyla Metis Yayınları tarafından basılan üç ciltlik eseri okunmadan ne parti tarihi ne de devrim tarihi aydınlanabilir. Yazarın, Dostoyevski, Marx ve Bakunin hakkındaki biyografileri hâlâ okunmaktadır.

     Yazar, Tarih Nedir? adlı eserinde 19. Yüzyıl’da tarihe ve tarihçiye bakışı 6 bölümde irdeliyor. 1-Tarihçi ve Olguları, 2- Toplum ve Birey, 3- Tarih, Bilim ve Ahlâk, 4- Tarihte Nedensellik, 5- İlerleme Olarak Tarih, 6- Genişleyen Ufuklar.

     Yazar, “Tarih Nedir?” sorusunun yanıtını tarihin 19.Yüzyıl’a kadar geçirdiği tüm evreleri tek tek irdeleyerek arıyor. Bu kapsamlı arayışın sonucu olarak eser, 19.Yüzyıl tarihinin biyografisi niteliğini taşıyor.

     Bir tarihçi, salt kendisine verilmiş belgelere, yazıtlara… karşı sorumlu değildir. O belgelerin, yazıtların… içinden geldiği sınıfa, o sınıfın toplumuna, o toplumun oluşturduğu ulusa ve o ulusun okurlarına karşı da sorumludur Carr’a göre.

1.Bölüm: Tarihçi ve Olguları.

     1.Bölüm’ün adından da anlaşıldığı üzere özellikle olguların en parlak çağı olan 19. Yüzyıl’da -Tarih Nedir? sorusuna yanıt arıyor yazar.19.Yüzyıl’da Hard Times’da Mr. Grandgrind; “istediğim” diyordu, “olgulardır… Hayatta yalnızca olgular aranır”(13). 19. Yüzyıl tarihçilerinin çoğu bu görüşü benimsiyordu. Ranke, 1930’larda tarihten ahlâk dersleri çıkartan anlayışa şu haklı nedenden dolayı karşı çıkıyordu: “tarihçinin ödevi yalnızca ‘nasılsa öylece göstermektir’”.

     Yazar, tarih olgusu ile tarihin bir bilim dalı olup olmadığı konusunun, dönemin birçok ünlü tarih bilimcisini karşı karşıya getirdiğini belirtiyor. Tarihin bir bilim olduğunu savunan pozitivistler, tarihçiler önce olguları ortaya koysunlar, onlardan sonuç çıkarsınlar savını savunuyorlardı. İngiltere’de Locke’den Bertrand Russell’a kadar birçok filozof İngiliz felsefesinin özne ile nesne arasında tam bir ayrılma öngören ampirik bilgi teorisi ile bütünleştiğine inanıyorlardı bu görüşün.

     Tarih gerçekte yorumdur. Bu gerçekten yola çıkan yazar, kendisine verilen belgeleri, yazıtları vs. vs. materyalleri evine götüren bir tarihçinin kendi isteği ve tarihe bakışı doğrultusunda elindeki belgeler ve yazıtlarla tarihi kendine göre yeniden yorumladığı gerçeğinin altını çizdikten sonra bir tarih okurunun seçici ve dikkatli davranması gerektiğini söylüyor.

     Housman’ın “Kesin doğruluk bir ödevdir, erdem değil”(16) sözünü anımsatan yazar; bu yüzden, tarihin gerçekte doğrulanmış bir olgular kümesi olduğu görüşüne de şüpheyle yaklaşıyor.

     Yazarın, tarihçilerin günlük, sıradan olayları kendi istekleri doğrultusunda tarihsel olgu haline getirebildiklerini, bu yüzden de bir tarih okurunun kendisine dayatılan tarihi her şeyden evvel sorgulaması gerektiğini söylüyor.

     Bu bağlamda Housman’ın “Kesin doğruluk bir ödevdir, erdem değil”(16) sözü ve tarihi olguların yorum olduğu varsayımına ünlü Alman filozofu Nietzsche’nin şu görüşüyle yanıt veriyor yazar: “Bir görüşün yanlışlığı ona karşı çıkmamız için bir neden değildir… Sorun, onun ne ölçüde hayatı sürdürücü, hayatı koruyucu, türleri koruyucu, hatta türleri geliştirici olduğudur.” hiç olduğunu asıl önemli olanın

“… Tarih Nedir? sorusuna ilk cevabın şu olacaktır diyor: “Tarihçi ile olguları arasında kesintisiz bir karşılıklı etkileşim süreci, bugün ve geçmiş arasında bitmez bir diyalog.”( 37)

     Carr, toplum ve bireyin ilişkisini ise şöyle özetliyor; “Toplum ve birey birbirlerinden bir başka bölümünde yorgun argın yürüyüp giden bir başka gölgeli kişidir” der ve devam eder: “Tarihçi tarihin bir parçasıdır. Tarihçinin bu geçit alayı içinde kendini bulduğu nokta, onun tarihi görüş açısını belirler”(44)

     Kendi beyni temiz olan bir tarihçinin, okurun beynini kirletmeyeceğine inanıyor ayrıca. Burada sözü edilen us temizliği tarihsel etiğin kişisel etikle bileşkesidir. Bu yüzden tarihçi konunun hareket noktasını öncelikle kendisi algılamalıdır. Daha sonra üzerinde yoğunlaştığı konunun hareket noktasından toplumsal ve tarihsel temel kaynak arayışına girmesi gerektiğinin önemine vurgu yapıyor E.Carr.

     Tarihi gelecek kuşaklara, kalıt olarak bırakma sorumluluk ve bilinci içinde olması, bir tarihçinin olmazsa olmazları arasındadır.

     Tarih incelemesi, nedenlerin incelemesidir. Bir tarihçi durmadan “niçin” sorusunu sorar; cevap bulmayı umduğu sürece de duramaz. Büyük tarihçinin -ya da, daha geniş söyleyeyim, büyük düşünür- yeni olaylar hakkında ya da yeni bağlamlar içinde “niçin” sorusunu soran kimse olduğunu yüksek sesle söylüyor E.Carr.

     Bireye içinde yaşadığı toplumun geçmişini araştırma sürecini veren tarih ile tarihçinin diyalogunun, tarih ile bireyin arasındaki diyalogdan çok daha farklı olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor yazar. Tarihin, tarihçiyle başlayan diyalogu, salt tarihçiyle tarih olguları arasındaki karşılıklı etkileşim süreciyle başlayan diyalogdur. Birey ile tarih arasındaki diyalogun temeli ise bugünün toplumu ile dünün toplumu arasındaki diyalogdur.

     18.Yüzyıl’ın sonlarında gelişen bilim, insanın dünya ve kendisi hakkındaki bilgisine önemli katkıda bulunmuştur. Bu katkının yansıması olarak 19. Yüzyıl’da insanın topluma dair bilgisinin gelişmesini merak bilincinin yerleşmesi olarak tanımlıyor, Caar. Gelişen bilimlerin arasında Tarih’in de bulunduğunu, toplumsal bilimler kavramının boyutlarının geliştiğini belirten yazar; 3. Bölüm’de Tarih, Bilim ve Ahlak başlığı altında şu konuya açıklık getiriyor: “önce olgularınızı toplayın, sonra bunları yorumlayın” diye anlattığı tümevarımcı tarihi yöntem görüşünün değişmediğini anımsatıyor bize. Tümevarımcı tarihi yöntem görüşünün araştırılmadığını, en önemlisi bilimin de yöntemi olduğu varsayıldığını öğrenmiş oluyor okur. Yazar; tüm bunlar yaşanırken tarihçilerin bilimin kendi içerisinde köklü bir değişim geçirdiği gerçeğini yok saydıklarını söylüyor.

     Tarihin, tarihçinin de içinde bulunduğu, hiç durmadan hareket eden bir süreç olduğunu algılaması, zamanımızda tarihin ve tarihçinin konumu üstünde sonuca yönelik ciddi ipuçları veriyor yazara.

     Edward Hallet, 4. Bölüm’de Tarihte Nedensellik başlığı adı altında nedenselliğinin tarih olgusu üzerindeki etkilerini tartışırken yeni olaylar hakkında ya da yeni bağlamlar içerisinde “niçin?” sorusunu soran kişinin büyük tarihçi ya da büyük düşünür olduğunu savunuyor. “Neden?” sorusunu soran tarihçinin ilk olarak aynı olaya birçok neden birden göstermesi gerektiğini anımsatıyor bizlere. Bu konuda iktisatçı Marshall’ın şu sözünü anımsatıyor yazar: “İnsanlar başka nedenlerin etkisini hesaba katmadan herhangi bir tek nedenin etkisini incelemek üzere uyarılmalıdır; çünkü o başka nedenlerin etkileri de incelenen o tek nedenin etkileri ile karışmıştır”(105).

     Tarihte nedensellik olgusunun, dünya tarihi içerisinde rastlantının önemli bir işlevi olduğunu, dünya tarihinde rastlantının yeri olmamış olsaydı tarihin çok gizemli bir niteliği olacağını belirtiyor E. Carr. Rastlantıların doğal olarak gelişmenin genel eğilimlerinin bir parçası olduğunu, bu özelliği sayesinde öteki rastlantı türlerince dengelendiğinin altını çiziyor İngiliz tarihçi. Tarihsel rastlantıya dair Marx’ın söylemiş olduğu üç şeyi anımsatıyor bize:

      “Birincisi rastlantı pek önemli değildir; olayların gidişini ‘hızlandırabilir’ ya da ‘gecikebilir’; bu da kökten değiştiremeyeceğini içerir. İkincisi, bir rastlantı ötekiyle dengelenir, böylece sonuçta rastlantı öğesi ortadan kalkar. Üçüncüsü rastlantı özellikle bireylerin kişiliklerinde kendini gösterir” (119).

     Tarihsel rastlantı üzerine Troçki’nin şu değerlendirmesini anımsatıyor: “Tarihin bütün sürecinin, tarihi yasanın rastlantısalın içinde kırılmış şekli olduğunu, biyoloji diliyle, tarihi yasanın rastlantıların doğal ayıklaması sonucu gerçekleştiğini savunuyor.

     Doğal olarak bu süreçleri irdeleyen yazar, tarihin, geleneği kuşaktan kuşağa aktarmasıyla başladığını; geleneğin ise, geçmişin alışkanlık ve derslerinin gelecek kuşaklara taşınması olduğunu belirttikten sonra büyük düşünür ya da büyük tarihçinin “Niçin?” sorusunun ardından “Nereye?” sorusunu sorması gerektiğini anımsatıyor.

     5 Bölüm’de İlerleme Olarak Tarih. Bu bölüme 30 yıl önce Powicke’nin, Oxford’da Regius Çağdaş Kürsüsü Profesörü olduğu zaman yaptığı açılış konuşmasından şu alıntıyı yaparak başlıyor:

      “Bir tarih yorumu için duyulan ihtiyaç öylesine derin köklüdür ki, geçmiş üstüne yapıcı bir bakışa sahip olmadıkça, ya gizemciliğe ya da kinikliğe düşeriz”(129).

     Gizemciliğin, tarihin anlamını tarih dışında; dinbilim ya da eskatologya alanlarında aradığını söyleyen yazar, bu görüşü savunanlardan Niebuhr ile Toynbee örneklerini veriyor. Kinikliğin ise; tarihin anlamının olmadığını savunduğunu ya da tarihi, insanın keyfi, arzusuna göre değişen bir “değerli” ya da “geçersiz” kavramlara indirgediğini anlatıyor. Yazar, bu iki bakışı da tutarlı bulmadığı için haklı olarak reddediyor. Tarihin babası olan Herodotos’un tarih çocukları olarak klasik antik çağın yazarlarının, genel olarak geçmişle olduğu kadar gelecekle de az ilgilendiğini anımsatıyor.

     İngiliz tarihçi ilerleyen tarih olgusunun, toplum hakkındaki görüşlerimizin toplamı olduğunu, “ilerleyen tarihin kendisine dayanılarak yazılması gereken bilimsel varsayım” betimlemesiyle okurun bir tarih serüveni içerisinde yol kat etmesine yardımcı oluyor. Okurun aynı zamanda, tarihi, geçmiş hakkında anlamı ya da manidarlığı olmayan bir öyküler ve efsaneler toplamasına dönüştürebileceğini anımsatıyor E.Carr.

     Yazar, 6. Bölüm’de Genişleyen Ufuklar başlığı adı altında tarihin gelişen ufkunu ele alıyor. Tarihin sürekli hareket eden bir süreçte olması, tarihin ve tarihçinin konumu üstüne sonuca yönelik birtakım düşüncelere zorladığını belirtiyor bir tarih okurunu.

     Tarih olgusu içinde insanların bilinçli olarak kendilerini ve öteki insanları, ulus biçimine sokmalarını dile getiriyor. İnsanın bilinçlenmesiyle genişleyen tarihte, 18. Yüzyıl’da çağdaş dünyaya geçişin hemen gerçekleşmediğini, belli başlı geçiş dönemlerden sonra bu çağdaş dünyaya geçişin gerçekleştiğini anımsatıyor yazar. Bu bağlamda; Hegel ile Marx’ın bu geçiş dönemlerini temsil eden filozoflar olduğunu da yazarın anlatımlarından öğreniyoruz.

     Bu süreçte Adam Smith’in, insanları bilincinde olmadıkları erekleri gerçekleştirmek için çalışmaya koşturan “gizli el”inin, Hegel’deki eşdeğerinin “aklın kurnazlığı” olduğunu açıklıyor. Yazar, hem Hegel'in hem de Adam Smith’in izleyicisi olan Marx-Engels’in; doğa ve toplum tarihinin, neden-sonuç ilişkili, determinist ve bilimin yasalarına dayalı ve de algılanabilir, anlaşılabilir, yorumlanabilir ve değiştirilebilir bir süreçler bütünü olduğundan yola çıktığının anlaşılmasını istiyor.

     Yazar bu süreçleri tek tek irdelerken tarihçi için Freud’un özel iki anlamı bulunduğunu açıklıyor: “Birinci olarak, Freud insanların bir hareket yaptıkları zaman, o hareketi yapmalarına neden olduğunu söyledikleri ya da neden olduğuna inandıkları dürtülerin, gerçekte onların eylemlerini açıklamaya yeterli olduğu yolundaki çok eski bir hayalin tabutuna son çiviyi çakmıştır: Bu, oldukça önemli, ama dikkat edilmesi gereken bir başarıdır; çünkü buradan hareket eden kimi heveskârların tarihteki büyük adamların davranışlarına psikanaliz yöntemleriyle ‘ışık tutma’ girişimlerine de kuşku ile bakmak gerekir. Psikanaliz, durumu araştırılan hastanın şaşırtmacalı biçimde sorguya çekilmesine dayanır: Oysa ölüler sorguya çekilmez. İkinci olarak… Freud, Marx’ın çalışmasını pekiştirerek, tarihçinin kendisini ve tarih içindeki kendi konumunu; üstünde çalıştığı konuyu ya da dönemi yeğlemesini, onu olguların seçimine ve yorumlayışına yöneltmiş olan dürtüleri -belki de gizli dürtüleri- kendi bakış açısını belirlemiş olan ulusal ve toplumsal çevreyi, geçmiş hakkındaki anlayışını biçimlendiren gelecek hakkındaki anlayışını, incelemesini istemiştir” (164).

     Yazar ünlü filozofların tarih olgusu üzerindeki görüşlerini irdelerken en çok İngilizce konuşan dünyadaki aydınlar ve siyaset düşünürler arasında; akla olan inancın azalmasının değil de sürekli hareket halinde olan bir dünya üstüne kapsamlı anlayışın kaybedilmesinden duyduğu kaygıyı dile getirir.

     Kendisinin her şeye karşın karışıklık ve sancı içindeki bir dünyaya bakmaya devam edeceğini ve onlara büyük bir bilim adamının çok kullanılmış şu sözleriyle yanıt vereceğini belirterek eserine son noktayı koyuyor: “Gene de – dönüyor.”

     Evet, ben bu eseri tanıtmaktan çok okura bir kez daha anımsatmak için bu satırları karalıyorum. “Tarih Nedir?” sorusunu soran ya da bu sorunun yanıtını öğrenmek isteyen herkese, Edward Hallet Carr’ın 19.Yüzyıl tarihinin biyografisi özelliğini taşıyan “Tarih Nedir?” kitabını okumalarını öneririm; tabi bir tarih okuru olarak.

www.vatanpostası.org

Bedriye   KORKANKORKMAZ

Yazar Eposta : bedriyekorkankorkmaz@gmail.com



Yayın Tarihi: 30.04.2007 07:51:00       Okunma:[9696]  







Geri Dön   Yukarı Çık
* Yasal Uyarı

* Yazıların sorumluluğu yazarına aittir.

© Amatörce Edebiyat 02/2002 Her hakkı saklıdır.

amatorceedebiyat@gmail.com