4
  ISSN 1305-0850     



MERKEZCİ MODERNLEŞMENİN YANSIMASININ BİR UĞRAĞI OLARAK “İSTANBUL”

Pamuk’un İstanbul adlı romanında, 1952- 1972 yılları arasında –doğumundan yazar olmaya karar verişine kadar geçen süreçte— Türkiye Cumhuriyeti’nin merkezci modernleşmesinin yansıması olarak görülen İstanbul; zengin bir aile ya da elit zümre arasında yer almaktadır. Bu konum içerisinde boyutsal kesimlerde ele alınan o günkü elit zümre olarak zengin kesim merkez- çevre ilişkileri çerçevesinde değerlendirilecek olan Türk modernleşmesinin temel dinamik yeri İstanbul yer yer hüzün ve aynı zamanda Osmanlı’nın yıkıntılarından kurtulma olarak görüldüğü imgesel bir dönüşümle açıklanmaya çalışılacaktır. Bu dönüşüm içerisinde elit zümrede yansıması görülen İstanbul merkez olmak üzere içerisinde yaşayanlar ise çevreyi oluşturacaktır. Zengin bir elit zümre içerisinden gelen yazarın görüşleriyle İstanbul’un geçirdiği dönüşümler (geleneksellikten moderniteye; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e) içerisinde Batılılaşmanın nereye koyulacağı ve kimlik arayışı anlamlandırılmaya çalışılacaktır.

Mardin’in modernleşmeyi merkez-çevre ilişkisine dayandıran görüşü ilk olarak Batı’da modern devletleri yaratan feodal temellerden kaynaklı olarak ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda modern devletlerin yaratılmasındaki merkezileştirilme süreci; çevre güçleri denilebilecek şeylerle uzlaşımlar yapılmasını öngörmüştür. Bu dönüşüm Osmanlı Devleti içerisinde ise her şeyi merkezin denetlediği ve aynı zamanda merkezden (devleti yönetenler) alt yapıya doğru gelişen bir seyir halindedir.(Mardin,2006;30-63)

Mardin’in modernleşmesi merkez- çevre paradoksu çerçevesinde geleneksellikten kopuşun uzantısı olarak dinden kopuş ya da dinin etkisinin zayıflaması ile sık sık karşı karşıya gelen bir devamlılıktadır. Tanzimat’la beraber hukuksal bir görünüm kazanmaya başlayan bu dönüşüm beraberinde ikircikli bir yapı meydana getirmiştir. Merkezin çevreye inişi şeklinde gözlemlenir. İlk olarak Osmanlı’da Fransa, daha sonra Almanya ve nihayetinde ise Türkiye’de ABD’yle modernleşme özdeş görülmeye başlanır.

Günümüzde modern olmak Batılı olmaktır. Batılı söylem içerisinde kavram olarak bu deyim Batı’nın bir söylemidir. Türk toplumunun 1950’lerden itibaren yaşadığı modernlik o günkü modern olana uyma çabasıdır (Akpolat,2008;15). Pamuk’un 1952 - 1972 yılları arasında kaleme aldığı İstanbul romanı da bu çerçeveden değerlendirilebilir. Modernliğin ilk ortaya çıkışı devlette bürokraside gerçekleşir. Buradaki yansıma ise merkezi bir yer olan devletin ve bürokrasisinin yer aldığı bir mekân olarak İstanbul’dur. İstanbul bu perspektiften bakınca merkezi tayin eder. Onun içinde yaşayanlar ise çevreyi. Bu çevre içerisinde o günkü toplumda elit zümreyi tayin eden Pamuk ailesi tarihin o dönemki yazarın deyimiyle “……en zayıf, en yoksul, en ücra ve en yalıtılmış günlerini yaşıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkım duygusu, yoksulluk ve şehri kaplayan yıkıntıların verdiği hüzün…..İstanbul’u belirleyen bir şeydi.”(Pamuk,2006;13)

Pamuk ailesi Batılılaşmada gelenekselliğin bir yansıması olarak dönüşümü içerisinde geleneksellikten modernliğe geçişi yansıtır. Bu gelenekselliği sağlayıcı neden bütün ailenin başlangıçta bir arada bulunması ve yemeklerin hep beraber yenilmesidir. Geleneksel-Osmanlı ailesinin çözülmesi o dönemdeki mal kavgalarıyla beraber oluşmuş bir yapıda evrilmiştir. Bu sadece birlikte var olan bir aile yapısında değil aynı zamanda babanın otoritesinin olmaması buna mukabil annenin otoritesinin ağır basmasını doğurur. Bu da o günkü otoritenin esas kimliğinin başında devletin yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde yerini tam olarak belli edememesindendir. Buradan bakılınca zengin bir ailenin Türk toplumu içerisindeki yapısının çözümlenmesi ve çekirdek aileye doğru gidiş Osmanlı’nın yıkılmasıyla karşılaşılan yenikliğe başka bir yaklaşımla boyun eğilmesidir. Yine babanın bir başka kadınla yaşaması, aile içi kavgalar sık rastlanılmayan ve bir anda kaybolan anne ve baba figürleri burada etkilidir. Böylece geleneksel aile içerisinde var olan biz duygusu modernleşmeyle birlikte bireyciliğe ben duygusuna göre evrilir. Yine başka bir noktadan bakacak olursak elit zümre içerisinde yer alan dadı kavramı diğer modernleşen ailelerde olduğu gibi bir tür moderniteyle Alman kökenli Protestan ruhlu, otoriter dadı değildi. Bunun yerine Pamuk ailesindeki dadı Türk’tür; her şeye gülümsemenin gerekliliğini vurgulayan hayalperest ama aynı zamanda her şeyin üstten gelerek uygulanmasını savunan kaderci bir kadındı.

Merkez-çevre paradoksu içerisinde yer alan çevrenin yani İstanbul’da yaşayanlar Batılı olmak olmamak konusunda geleneksellikten dinden uzaklaşmak, Batılı olmaktan kaçmak ise dine ve geleneğe bağlılığı getiriyordu. Türk toplumu içerisindeki bu ikircikli bakış açısı çevrede olanların kendilerini nerede göreceklerini de bilememesini doğurur niteliktedir. Zira Batılı olurken kendini oluşturan cemaat değerleriyle aykırılığı savunur görünmek “öteki” olmayı sağlar. Aynı zamanda bugünde olmak kendi kimliğinden kopmak, yani geleneksellikten kopmak; doğulu olmak ise modern dünyaya uyum sağlayamayarak yok olmaya dönüklük niteliğinde olunmasını doğurur. Burada zengin bir azınlık içerisinden gelen Pamuk ailesi oruç tutmamak, kurban fikrinin dini özünden Tanrı’ya bağlılığı kanıtlamak ancak kurban etinin değil de kasaptan alınanın tüketilmesi dini söylemlerin tam anlamıyla ne yerine getirilmemesi ne de yerine getirilmesi tam olarak sağlanmaktadır. Yine Tanzimat’tan beri süregelen bir ikicilik dini söylemlerde ve uygulama biçimlerinde yoksullukta Allah’ın adının anılması zenginlikte iste Pamuk’un bir tür dayatma olarak millete kabul ettirilmeye çalışılan laik Atatürkçü olunduğu tezi üzerinde durur. Burada çevrede meydana gelen yoksul zengin ayrımında fakir ülkede zenginliğin iradesiz, zayıf ve cahil insanlar arasında ezilmeden hak edilen yerde yaşamayı gerektiriyor. Oysa yoksulluk o günkü Türkiye’de yaşam skalasıdır.

Daha önce de değindiğim Tanzimat’la beraber gelen bu ikircikli tutum kendisini nereye koyacağını bilemeyen insanlar arasında kimliğin de sorgulanmasını beraberinde getirir. Bu ikircikli yapı beraberinde köy-kent ayrımsallaşması bu ayrım içerisinde bile tam olarak ayrımsallaşmasının belirginleşmediği cemaat- cemiyet farklılaşmasını doğurur. Bu konuda Türk seçkinleri Pamuk’a göre modernleşmeyi merkez ile sınırlı tutar. Batılılar bunu kendi gelenek, kültür, değerlerle yaptıkları savaşlarla bir araya getirirken Türkiye’de ise benzer bir gelişme ancak uyum süreciyle sınırlı kalmaktadır. Bu ikircikli yapı toplumun eğitimlileri aydınları dediğimiz seçkin zümrede de kendine uygun bir içerik kazanır. Pamuk burada Türkiye içerisinden çıkmış (A.Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, A.Şinasi Hisar R.Ekrem Koçu) dört aydından bahsederek bütün bir modernleşmeyi hüzün kavramıyla birleştirir. Geçmişle günümüz, doğu ile batı arasındaki bu yazarlar hüzünlüdürler; çünkü nereye ait olacaklarını bilemezler. Dönemlerindeki Batı edebiyatının Fransız etkisine kapılmışlardır. Onları zorlayan Pamuk’a göre Osmanlı Devleti’nin yıkımının Batı sömürgesi olma tehlikesinin sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nin dayatmış olduğu Türk milliyetçiliğiydi. Burada bir yandan geçmişinden kaçılan bir benlik diğer yandan geçmişiyle birlikte hali hazırdaki varlığını korumaya çalışan iki benlik kavramı ortaya çıkmaktadır. Bunlar Bergson’un anımsayıcı daraltıcı bellek kavramına uygun birer prototip çizmektedir.

Geçmiş medeniyetin bitmesi bize bir başlangıç noktası da verir. Oysa burada Pamuk sürekli bir geri dönüş içerisinde yer alan bir kimlik oluşturma çabasındadır. Yer yer bölünen ama aynı zamanda varlığının devamı açısından da bugünü yaşamayı amaç edinmiş geçmişinden kopamayan aynı zamanda geleceği arzulayan bir görünüm içerisindedir. Bunu batılı ressam, şair ve yazarların birçok yerde çok defa vurgulanmasından algılıyoruz. Bu yüzden ortaya konulan geçmişe özlemin gerici olarak nitelendirilir olmasından roman içerisinde rahatsızlığını dile getirir yazar.

Yine modernleşmeye çalışırken nerede durmak gerektiğini bilmemek tam anlamıyla inandırmaya ya da Batı dediğimiz değerlere yöneldiğimiz zaman Batı kendini farklı bir noktadan gösterir olmaktadır. Bu da modern olmanın nerden bakmayı ve nerede olduğumuzu bilememeye yol açar. Batı’nın bütün gelişmelerinin kendi iç dinamikleriyle açıklanması roman içerisindeki imgesiyle yazarın da kafasını karıştırmış gibi görünüyor. Modernleşme aşamasında entelektüel çevre içerisinden geçişin yıkıntılarından kurtulamayıp bunlarla yaşama Pamuk’un kendi içerisindeki çelişkileri de yok etmemiş gibi görünür. Modern olmak geçmişten kopmak demekse o zaman bunun etrafında şekillenen yaşam da tam anlamıyla toptan geçmişin yıkıntılarından kurtulmak anlamına gelecektir. Pamuk’un İstanbul romanının birçok yerinde hüzün kavramına vurgu yapması da bu tür bir alt bilinçle olsa gerek.

Aynı zamanda biz bu romanın bir otobiyografik roman olduğunu unutmamalı ve bununla da yazarın anılarının daha sonra ailesinden öğrendikleri ve kendi geçmişini kurguladığı noktadan temellendiğini vurgulamayı unutmamalıyız.

Son olarak her türlü edebî eser o günkü toplum koşulları, kültürel özellikler, değişim dinamikleri incelenmeden ele alınmamalıdır. Burada birçok yerde dile getirilen ve toplumsal dönüşümün sağlayıcısı yazarlar, şairler hep yazarın algı dünyasıyla şekillendirilir. Unutulmamalıdır ki; her kültürel çevre ve bu çevreden etkilenen insan dünyaya kendi perspektifinden bakmaktadır.



KAYNAKÇA

Akpolat Yrd.Dç.Dr.Yıldız, “Türk Milliyetçiliğinin Sosyolojisi”,1.baskı, Fenomen Yay,2008
Esen Nüket, Kılıç, Ergin, “Orhan Pamuk’un Edebî Dünyası”,1.baskı, İletişim, 2008
Mardin, Şerif, Toplum ve Siyaset,2006
Marshall, Gordon,”Sosyoloji Sözlüğü”
Pamuk, Orhan, “İstanbul, Hatıralar ve Şehir”, 10.baskı, İletişim, 2003-2006


Figen Kanbir




Yayın Tarihi: 12.05.2009       Okunma:[1142]  




Geri Dön   Yukarı Çık




* Yazıların sorumluluğu yazarına aittir.

© Amatörce Edebiyat 02/2002 Her hakkı saklıdır.

amatorceedebiyat@gmail.com