Işıklar karanlığa yenik düşmekte birer birer yine karanlık gölgelere yer verirken susmak yaşam standardımız oluvermekte ansızın… Gölgesiz yarınlarda yaşamaktayız sayısız hayattan biri oluvermekteyiz. Alacakaranlıkta nasıllar ve niçinlerle umduğumuz ne varsa umulmuşların ardına gizlenmiş bizde. Ardı sıra gözyaşı dökmekteyiz beklenilenlerin ardından kapatmak zorundayız kapıları ardına dek yaşamak için anmamaya muhtacız. Unutmak nicedir bizimle beraber ve biz nicedir onunla birlikteyiz sualler ardı sıra boş gelgitlere yol açmaktayken? Aynaya yansıyan yüz tatmin edici değil nicedir ve biz ardı sıra olmuşlarla varız. Hep olmuşların ardında ama hiç olmamışlarla… Gözlerimizi kapıyoruz nicedir zamana?
Akşamın sefaletini gizlemeye çalışıyor örtük olan perdeler ve bir ışık hummasıdır gidiyor gölgelerin ardı sıra. İçimize aldığımız bizim dediğimiz olmamışlar ağlamaya yüz bulamamışlar biçemsiz yarınlar… Saliseler boşlukta havalanıyor şimdi renkler parçalanmış deryalara akıyor. İki renk kalıyor geriye yüklediğimiz sıfatlardan iyilik kötülük gibi aydınlık ve karanlık renklere hacim veriyoruz. Kitaplar okuyoruz nicedir bizim olmayan hayatlara sahip olmak ister gibi; şiirler okuyor, filmler izliyoruz acı bir çığlık gibi ardı sıra boş odalarda… Seslere aldanıyor, kısacık bir film karesi oluveriyor aniden oyunun iplerini kısacık bir an da olsa elimizden kaçırıyoruz. Ansızın bizim sahnemiz başka bir ışıkla dolmuş oluyor…
Bugün pek bir yaslı, pek bir ağlamaklı hava. Kaldırım taşlarında ya da silik odalarda uzanıvermekte gün. Ve bir şarkıdır söylemekte deniz; martılara kucak açmakta anbean. Söylenmemiş türkülerle ve anılmamış hayatlarla yaşamaya devam etmekteyiz nicedir hayatta…
Emine gelin olduğu bu evde evvelce bıraktığı umutlarını saklıyormuşçasına sıkı sıkı kapatıyor sandığı yine. Ve örtüsünü çekiyor üstüne örttüğü nice hayalden biri gibi. Belli ki eşyanın tabiatının dışında bir de umut var vapur iskelesindeki boşlukta. Bir umut daha bağlıyor soruları ve tek bir soru onu aldanmışlıkların hatırına yaşamaktan alıkoyuyor.
Aniden telefon çalıyor ses tanıdık ama çok zaman geçmiş belli ki zaman gibi ses de yıllanmış kulaklarında. Caddenin meydanlarından seyr-ü sefer yıllarından 1997’den o telaştan bugüne sürgün Emine. Korku ve panik var olan cümlelerde bir an önce kapatmalı ahizeyi ama nasıl. Emine’nin düşüncelerinde şimdi bunlar var; yok olan ailesi, geçmişi. Yutkunuyor tekrar toparlamaya çalışıyor ansızın düşüveriyor yere. Telefondaki öldüğünü sandığı ailesinden arda kalan küçük erkek kardeşi olmalı. Sivas’tan İstanbul’a binbir umutla gelmişken yeni bir hayat sevdasında yeni bir aileyken tek isteği şimdi örtük çırpınışlarında susmaya yeltenmek geçmişten kopamayıp bugünü yaşayanlardan.
İstanbul bu canım şehir yumuyorken gözlerini Emine ölüme kapı aralamakta ve ansızın o kapıdan geçerken bile uzunca zaman önce ölüme bıraktığı borcu ödemeyi bilmeli belki eskilerden olabilmeyi haykırmaya tercih edebilmeli. Bu karanlık bu loş evde bu eski gecekondu mahallesine yok olmayı var olmaya tercih ederken verdiği sözü tutabilmeli ölüme kucak açmayı bilmeli insan yaşamayı bildiği gibi…